BBC’nin özel röportajını doğrudan yayınlıyoruz: Kuzey Kıbrıs’ta tüp bebek tedavisi alan ailelerin yıllar sonra ortaya çıkan gerçeği, sadece bireysel bir hata değil; denetimsizlik, ihmaller ve insan hayatını doğrudan etkileyen ciddi bir sistem sorunu iddiasını gündeme taşıyor. Ailelerin “aynı donör” hayaliyle çıktıkları yolculuğun, kimlik krizine ve güven yıkımına dönüşmesi ise olayın vahametini daha da artırıyor.
BBC
“James doğduktan kısa bir süre sonra bir şeylerin doğru olmadığını hissettim,” diyor Laura.
Laura ve partneri Beth’in iki çocuğu var: James ve büyükleri Kate. Her iki çocuk da Kuzey Kıbrıs’taki bir klinikte uygulanan tüp bebek (IVF) tedavisiyle dünyaya geldi.
İki kadın kendi yumurtalarını kullanarak, anonim ve sağlıklı bir sperm donörünü dikkatlice seçti. Klinikle iletişime geçerek her iki çocuk için de aynı donörün kullanılmasının önemli olduğunu özellikle belirttiler; böylece çocuklarının biyolojik olarak akraba olmasını istiyorlardı.
Ancak James doğduğunda, bebeğin “güzel” kahverengi gözlerinin hem biyolojik annesi Beth’e hem de seçtikleri donöre benzemediğini fark ettiler. Bu durum ebeveynlerin aklında ciddi bir şüphe oluşturdu: “Klinik bir hata mı yaptı?”
Yaklaşık 10 yıl süren şüphelerin ardından Beth ve Laura çocuklarına DNA testi yaptırmaya karar verdi. Sonuçlar, çocukların seçtikleri sperm donörüyle hiçbir biyolojik bağının olmadığını ortaya koydu. Dahası, iki çocuğun birbirleriyle de biyolojik olarak akraba olmadığı anlaşıldı.
Bu da iki kadına farklı donörlerden sperm verildiğini gösteriyordu.
Beth, “Asıl korkutucu olan şey, ciddi bir hata yapıldığını anlamak ve bunun çocuklarımız için ne anlama geleceğini düşünmekti,” diyor.
BBC News, IVF tedavisi sırasında yanlış sperm ya da yumurta kullanıldığını düşünen toplam yedi çocuğun ailesiyle görüştü. Bu ailelerin çoğu ticari DNA testleri yaptırdı ve sonuçlar şüphelerini doğrular nitelikte.
Tüm vakalar Kuzey Kıbrıs’taki kliniklerle bağlantılı. Avrupa Birliği yasalarının geçerli olmadığı ve yalnızca Türkiye tarafından tanınan bu bölgede, IVF kliniklerinin görece zayıf denetim mekanizmalarıyla faaliyet göstermesi, bu tür hataların nasıl mümkün olabildiğine dair ciddi soru işaretleri yaratıyor.
Uzmanlara göre Kuzey Kıbrıs, yurt dışında tüp bebek tedavisi arayan İngilizler için en popüler destinasyonlardan biri haline gelmiş durumda. Düşük maliyetler ve yüksek başarı oranı vaatleriyle öne çıkan klinikler, geniş donör havuzlarıyla da dikkat çekiyor.
Ancak ortaya çıkan bu iddialar, “ucuz ve erişilebilir tedavi” söyleminin arkasında, hasta güvenliği ve etik standartların ne ölçüde sağlandığı sorusunu da beraberinde getiriyor.
Çiftin seçtiği donör “Finn”, kendisini sağlıklı, nadiren alkol kullanan ve sigara içmeyen biri olarak tanımlıyordu. Danimarkalı olan Finn’in fiziksel özellikleri de çiftle benzerdi.
Laura, “Hasta koordinatörümüze Finn’in spermini nasıl sipariş edeceğimizi sorduk. ‘Dr. Firdevs sipariş edecek’ dedi. Konu kapandı,” diye anlatıyor.

İlk çocukları Kate doğduktan sonra, ikinci çocuk için tekrar aynı donörü kullanmak istediler. Klinik de bunun yapılacağını e-posta ile teyit etti. Bu süreçte James dünyaya geldi.
Tüm tedavi süreci – ilaçlar, otel ve uçuşlar dahil – yaklaşık 16 bin sterline mal oldu. Donör sperm için ise 2 bin sterlin ödendi.
Çift, çocuklarına küçük yaşlardan itibaren donör hakkında açık davrandı. Hatta çocuklar kendilerini “yarı Danimarkalı” olarak tanımlıyordu.
Ancak James’in koyu gözleri, koyu saçları ve zeytin tonundaki cildi, ebeveynlerin şüphelerini artırdı. Yapılan DNA testleri sonunda iki çocuğun ne Finn’den ne de aynı donörden geldiği ortaya çıktı.
Bu sonuçlar aileyi öfkelendirdi ve birçok soru doğurdu: Gerçek donörler kimdi? Sağlık kontrolleri yapılmış mıydı? Klinikler hastalara doğru bilgi verdi mi, yoksa kritik süreçlerde ihmal mi yaşandı?
Beth, “Donör Finn hakkında detaylı bir profile sahipken bir anda hiçbir şeyimiz kalmadı,” diyor.
Çift, klinik yetkililerine ulaşmaya çalıştı ancak yanıt alamadı.
BBC’nin araştırması sırasında aynı doktor tarafından tedavi edilen başka İngiliz ailelerin de benzer şüpheler taşıdığı ve DNA testlerinin bu şüpheleri desteklediği ortaya çıktı. Bu durum, olayın münferit bir hata mı yoksa daha geniş çaplı bir sorun mu olduğu sorusunu gündeme taşıdı.

Doktor Firdevs ise sperm siparişinden sorumlu olmadığını ve bu bilginin kendisine iletilmediğini söyledi. Ayrıca ticari DNA testlerinin kesin sonuç vermediğini iddia etti.
Buna karşılık daha sonra yapılan resmi DNA testleri, çocukların biyolojik olarak akraba olmadığını ve aynı donörden gelmediğini kesin olarak doğruladı.
Adli genetik uzmanı Prof. Denise Syndercombe Court da çocukların Finn ile biyolojik bağlantısının son derece düşük olduğunu belirtti.
Danimarka’daki sperm bankası Cryos International ise sistemlerinde birçok güvenlik mekanizması bulunduğunu, ancak insan hatasının tamamen ortadan kaldırılamayacağını ifade etti. Buna rağmen şirket, 45 yıllık geçmişlerinde benzer bir hatanın kaydedilmediğini vurguladı.
Avrupa’daki birçok uzman, IVF sırasında yanlış donör kullanımının son derece nadir olduğunu ancak aynı ekipte birden fazla kez yaşanmasının “ihmal” hatta “yanıltma” ihtimalini güçlendirdiğini belirtti.
İngiliz Doğurganlık Derneği’nden Dr. Ippokratis Sarris, “Bu hastalar için korkunç bir durum. İngiltere’de böyle bir olay duymadım,” dedi.
Kuzey Kıbrıs’ta IVF kliniklerini denetleyen bağımsız ve güçlü bir düzenleyici kurumun bulunmaması ise en çok eleştirilen konular arasında yer alıyor. Avukat Mine Atlı, “Kurallara uyan klinikler bunu zorunluluktan değil, kendi vicdani sorumluluklarıyla yapıyor,” diyerek sistemdeki boşluğa dikkat çekiyor.
Uzmanlar ayrıca, donörün beklenenden farklı çıkmasının çocuklar üzerinde ciddi kimlik ve psikolojik etkiler yaratabileceğini vurguluyor.
Başka iki İngiliz aile de daha yakın dönemde aynı doktor tarafından tedavi edildiklerini ve kendilerine yanlış yumurta donörlerinin verildiğini düşündüklerini ifade etti. DNA testleri bu şüpheleri destekler nitelikte.
Kimliğini gizli tutan bir anne, “Çocuğuma nereden geldiğini anlatırken yalan söylemek istemiyorum,” dedi.
Doktor Firdevs ise donör seçiminin tamamen klinik tarafından yapıldığını ve hastalara belirli bir kişi garantisi verilmediğini savundu.
Ancak aileler, kendilerine belirli donör profilleri sunulduğunu ve seçim yaptıklarını düşündüklerini belirtiyor.
Bugün çocuklar, biyolojik olarak akraba olmadıklarını biliyor. Ancak bu durum aralarındaki bağı değiştirmiş değil.
Kate, “Birlikte büyüdük, annelerimiz bizi büyüttü. Kan bağı olmasa da hâlâ bir aileyiz,” diyor.
Beth ve Laura ise yaşanan tüm sürece rağmen şu sözlerle noktayı koyuyor:
“İki harika çocuğumuz var. Günün sonunda herkes iyi olacak.”

